15 Ocak 2015 Perşembe

A MONSTER OR A VICTIM?


   Whoever we ask, people say that they don't care the appearance, they just care people's character and heart. But the truth is generally people care the appearance when they see a new person. Frankenstein who was written by Mary Shelley was a person who made people feel uncomfortable. Frankenstein who referred to his creator's name was known as a monster by most of people. Accually, he was a sample of people's isolation. In comparison with his being monster, fears, incomprehenson and differences in people's mind made him a victim. Biases affected people's feeling about Frankenstein. He was a victim of society's isolation and fears.
   When we count the reasons which make Frankenstein a victim was his appearence. He had a ugly face and a very big and horroble body. Society didn't accept him, they isolated him from people. Because they was afraid of his monster appearence, they couldn't trust on him. People usully feel a fear to humans who are different for them. Generally different people's first imprassions are curiosity or fear. Because of Frankenstein's monster body, this feeling became a big fear. People didn't want to know him, they didn't want to accept him, because this fear didn't let them do that. In this context, Frankenstein's bad appearence made people moved him away.
   Even though Frankenstein had a monster body, oddly, his heart was so lovely and he needed people's love and interest. In his heart, he was not a monster, he just feel like a child who needs mother's love. Like every children who are left by their family, Frankenstein didn't understand the people's behaviors to him. Creator of Frankenstein, Victor Frankenstein, didn't want to take care of him, because after created him he realized Frankenstein was not a normal person. After seeing him, he was afraid of him, and he escaped. He didn't want to concede that he generated a monster. He got his monster away, while Frankenstein was waiting just some love from him. Also because of people's fears for him, he was all alone. This loneliness made Frankenstein more cruel and made him more isolated.
   Frankenstein's another difference which made him a victim of being a monster was that his body that was never fall ill. Victor Frankenstein intended to create a perfect body without any ilness. By this way,  wanted to find an immortal life. This facility made Frankenstein more different from people and made him more far them away. In a world that people didn't want to face with him, Frankenstein had to live forever. Those differences drifted Frankenstein become a monster and victim.
   Mary Shelley's main reason of writing this character was to feel an experience of being God and creating a human. Mary Shelley lived many big problems in her life such as her mother's dying. She wanted to ask to God about this problems. She queried her life's meaning to God. In the book scientist Victor Frankenstein wanted to be a God of person and manage his life. Through this book Mary Shelley showed the results of this wish to us and to herself. In her pen, Frankenstein character became a pathetic monster.


   On the whole, Frankenstein was a victim of people's biases. A horroble appearence, people's fear's, cruel differences between him and society made him a victim who could live a lovely life. After Frankenstein just remained a pathetic story of a monster and victim.

GELECEĞE DAİR


  Cesur Yeni Dünya, günümüzden yaklaşık beş yüz yıl sonrası hakkında yazılmış bir kötü gelecek senaryosu, yani distopyadır. Bu senaryoda, insanlığın Ford’un T Modelini buluşunu milat kabul ettiğini, aşırı modern bu ileri dünyanın insanlığın geçmişini yok sayarak tamamen insanlık dışı bir uygulamayı esas aldığını görüyoruz. İnsanların kopyalanarak döllenme merkezlerinde çoklu olarak üretildiği; duygu, ahlak ve din gibi olguların olmadığı; insanların kast sistemiyle koşullandırıldığı ve adeta kukla misali yaşayan insanlardan oluşan bir dünyadır bu. Huxley’nin bu romanı yazdığı zamanda yani on dokuzuncu yüzyılın yirminci yüzyıla bağlandığı dönemde, üretim modellerini olduğu gibi sarsan Ford’un ilk seri otomobil üretimine geçişinden etkilendiğini söyleyebiliriz.
   Burada ilk göze çarpan nokta, insanların ‘üretim’ şeklidir. İnsanlar artık üremiyor, adeta üretiliyordur. Bugün, geniş çapta bir tartışma konusu olan ve bilim adamlarının farklı görüşler öne sürdüğü klonlama yöntemi, romanın geçtiği dönemde ana üreme sistemi olarak kabul edilmiştir. İnsanlar, toplanan yumurta ve spermlerin belirli merkezlerde döllenmesiyle ve ardından tüplerde yetiştirilmesiyle oluşturuluyordur. İnsanın temel vasıflarından biri olan üreme ve çocuk sahibi olmak vasfı elinden alınmış, yerine bağımsız, kimin kime ait olduğu bilinmeyen bir çoğalma yöntemi geliştirilmiştir. Tek bir yumurta ve spermin döllenmesinden oluşan embriyo, klonlama yöntemiyle çoğaltılır hatta doksan kopyaya ulaşılır. Bu denli ileri bir klonlanmış dünyaya varmadan evvel, günümüzde sürmekte olan klonlama etik midir sorusuna bir göz atmak gerekiyor. İlk kopyalanan canlı olan koyun Dolly’den sonra bazı bilim adamlarının insan kopyalama konusunda epeyce hevesli olduğu görüldü. Bu konuda çalışmalar yaptıklarını açıklayan araştırma merkezleri, bunun bilimin doğal bir ilerleme sonucu olduğunu beyan ettiler. Fakat hem insan gibi karmaşık yapıda bir canlıyı sorunsuzca kopyalamak şimdilik mümkün görünmediği ve halen toplumda klonlama denilen yeni olguya büyük bir tepki olduğundan klonlamanın çok geri bir safhada olduğu söylenebilir.



   İnsan klonlamanın etik değerlere aykırı olduğunu savunan bilim adamları, yüzyıllardır süre gelen ve aktarılan genetik bilginin klonlama yöntemi yüzünden yok olabileceğini savunmaktadırlar. Zira klonlanan canlı DNA’sı alınan canlının fiziksel olarak bire bir aynısı olmaktadır. Örnek verilecek olursa, normalde annesinden ve babasından gelen genlerle tamamen farklı bir insan oluşacakken, eğer klonlama yöntemi uygulanırsa ya annesinin ya da babasının kopyası olacak bir çocuk meydana gelir. Tıpkı sonradan doğan ikiz bir kardeş gibi. Ayrıca, eğer DNA’sı alınan canlıda herhangi bir genetik bozukluk ya da hastalık varsa, bu doğrudan kopyalanan deneğe geçmektedir. Bu noktada, insanoğlunun çok çeşitli genetik yapısının bozulabileceği ve geri dönülmez felaketlere yol açabileceği göz ardı edilmemelidir.
   Diğer bir açıdan, sanıldığının aksine, kopyalanan canlı DNA’sı alınan canlının karakter olarak da birebir aynısı olmamaktadır. Bunu, ana rahminde ikiye ya da üçe bölünen -yani kopyalanan- döllenmiş bir yumurtadan doğan tek yumurta ikizlerine benzetebiliriz. Her ne kadar dış görünüşleri ve genetik yapıları aynı olsa da, çevresel faktörler bu iki insanı birbirinin aynısı yapmaz. Düşünce ve duygu dünyalarıyla bambaşka iki insandırlar onlar. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi, kopyalanan insanlar da çevresel unsurların etkisiyle farklılaşacaklardır.



   Burada ele alınması gereken diğer bir olgu, psikolojik şartlanma meselesidir. Cesur Yeni Dünya kitabında, oluşturulan modern dünyadaki kast sistemini sağlamlaştırabilmek için, insanlar kopyalandıktan sonra psikolojik şartlanma denilen bir yöntemle psikolojik olarak da özellikle birbirinin aynısı hale getirilmektedir. Sınıf bilinci oluşturmak ve insanları o sınıfların içinde kalmaya ikna etmek için, klonlama yönteminin ardından belirli yargılara ve kurallara şartlandırmaktadırlar. Kitabın günümüz dünyasından en temel farklarından biri budur.
   Psikolojik şartlanma, Pavlov’un köpeği deneyiyle ortaya koyulan koşullu şartlanma olgusuna dayanır. Şartlanma, bir şey yapıldığında ortaya çıkan sonucun, o şey yapılmadan sadece onunla ilgili bir ipucu görüldüğünde de ortaya çıkacağının varsayılması durumu olarak özetlenebilir. Örneğin, her kapı çaldığında et verilen bir köpeğin, her kapı çalışında ağzında ve midesinde salgılar salgılaması gibi. İpucu aynı olduğunda, sonucun da aynı olmasına koşullandırılmışlardır. İnsanlarda görülen şekli ise genelde aynı şeylere ya da farklı şeylere olan şartlanmadır. Alışkanlıklar bu yolla oluşur. Hep aynı sonucu alma beklentisi bizi alışkanlıklara sürükler. Kitapta, sürekli kendilerinden farklı olan sınıfların iyi ya da kötü olarak onlara dikte edilmesi sonucu, klonlanmış ve şartlandırılmış insanlar diğer sınıflardan birini gördüklerinde, birbirlerini tanımamalarına rağmen iyi ya da kötü diye yargıya varmaktadırlar. Her sınıfın bir rengi vardır ve bu renkler diğer sınıflar için ‘iğrenç’ ya da ‘harika’ olarak nitelendirilir. Gelişim sürecinde sürekli empoze edilen yargılar, kişilerin beyninde vızıldayan arılar gibi dolanmakta ve onları niye yaptıklarını bilmedikleri davranışlara ve düşüncelere sevk etmektedir. Doğal olmayan bir şekilde insanları şekillendiren bu psikolojik şartlanma, insanın değer verme ve seçme haklarını tamamen elinden almakta, onu düşünemeyen, hissedemeyen bir robot haline getirmektedir.
   Klonlama ve şartlanma yöntemlerinin, yani insanoğlunu robotlaştırabilecek tehlikelere sahip iki yöntemin bir arada kullanıldığı bu gelecek senaryosunda, karşımıza birbirinin aynı, sınıflara ayrılmış, kendi değer yargılarına kendisi varamayan, etik ve dini değerleri elinden alınmış ve sırf tüketim için yaşayan insanlar çıkıyor. Her ne kadar distopyaların ya da ütopyaların gerçekçiliğine şüpheyle baksam da, hele ki böylesine ileri boyutta bir kötü gelecek senaryosuna inanmayı reddetsem de, günümüzde gelişme gösteren bu iki bilim olgusunun gelecekte nasıl değişimlere yol açacağını merak etmeden duramıyorum. Yine de, insanoğlunun yüzyıllardır koruyageldiği ve uğruna yaşadığı değerlerin hep var olacağına inanıyorum. Günümüze dair geçmişte yazılan gelecek senaryolarının çoğu başarıya ulaşmaktan uzaktı. Aynı şekilde, insanoğlunun gelecekte de zannettiğimizin aksine yaşam sebeplerini kendi elleriyle öldüreceğine inanmıyorum.


2 Ocak 2015 Cuma

İSTANBUL OYUNCAK MÜZESİ

   Son gezdiğim yerlerden biri, İstanbul Oyuncak Müzesiydi. Gezi öncesinde yaptığım küçük bir araştırma neticesinde, müzenin kuruluşu ve bugünkü mahiyeti hakkında bilgi sahibi oldum. Müzenin kendine ait çok şirin bir internet sitesi var, müzeyle ilgili gerekli bütün bilgileri oradan bulmak mümkün. Müze, yazar Sunay Akın'ın kendi gelirleriyle dünyanın pek çok farklı yerinden topladığı oyuncakların sergilendiği bir yer. Yirminci yüzyılın başından kalma eserleri bile bulabileceğiniz, çok zengin bir arşive sahip. Sunay Akın, bu müze sayesinde hayalini gerçekleştirmiş oluyordu, bu hayal için ailesinden kalma tarihi konağı kullandı. Konak, sanatçı Ayhan Doğan tarafından yeniden dizayn edilmiş ve 2005 yılında hizmete açılmıştır.


   Müze Göztepe'de. Ulaşımı biraz zor, zira bir yerden sonra otobüs vesaire olmadığı için yürümek zorunda kalıyorsunuz. Ama olsun, yine de verilen emeğe değeceğini düşünüyorum.
   Müze gerçekten zengin bir kaynağa sahip oyuncak bakımından. Amerika'dan, Avrupa'nın çeşitli yerlerinden, Asya'dan birçok farklı oyuncak bir aradaydı. Kızılderili oyuncakları, Avrupai yaşam tarzını yansıtan bebek evler, İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma Nazi oyuncakları ve daha neler neler...


   Bina bir konak olduğu için, tasarım da bu esas alınarak yapılmıştı. Konağın her bir odası bir konsept çerçevesinde yeniden dizayn edilmişti. Bir odada şirin Mickey Mouse gülümserken, diğerinde Nazi oyuncaklarının hüzünlü havası hakimdi. Asıl beni şaşırtansa, en alt kattaki lavabo bölümünün dizaynı olmuştu. Bir denizaltının dar koridoru şeklinde tasarlanmış olan bölümde, duvarlardaki akvaryum pencereler cidden sizi alıp denizaltına götürüyordu sanki. Gıcırdayan tahta basamaklar, duvarlarda asılı eski İş Bankası afişleri ve bir yığın eski oyuncak... Renkli havasıyla ve büyülü atmosferiyle ziyaretçilerini içine çeken bir ortam adeta.


   Müzeyi gezerken, çocukluğunuza dönüyorsunuz, camekanın arkasındaki şirin oyuncakları alıp yeniden oynamaya başlamak istiyorsunuz. Yıllar öncesinin insanları bunlarla mı oynuyormuş diye şaşırıyorsunuz, heyecanlanıyor, hüzünleniyorsunuz...
   Müzenin biz yetişkinlere çocukluğumuzu hatırlatması ve geçmişi diri tutması açısından çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Bir toplumun temel taşları olan insanların hepsi, istisnasız bu oyuncakla oynama evresinden geçiyor ne de olsa. Bir toplumun meraklarını, kültürünü, hatta geleceğini oyuncaklara bakarak anlamak mümkün. Tıpkı Hitler'in vatandaşlarını savaşa hazırlamak için daha on yıl öncesinden savaş oyuncakları üretmesi gibi...
   Müze bu alanda birçok ödüle de aday gösterilmiş. Küçük, mütevazı bir yer olmasına rağmen içeri girdiğiniz andan itibaren sizi etkisi altına alıyor oluşu bunu hak ettiğini gösteriyor.
   Müzede oyuncakların tarihçesi ve nasıl elde edildiğiyle ilgili de bilgi afişleri var yer yer.


   Eğer geçmişe gitmek istiyorsanız, çocukluğunuzun oyuncaklarını çocuklarınız da görsün istiyorsanız, bu müzeyi şiddetle tavsiye ediyorum.

29 Kasım 2013 Cuma

SECRET

   Başroldeki erkek oyuncu için başladığım, kadın oyuncunun performansına hayran kalıp devam ettiğim, ancak hikayenin akıcılığı ve etkileyiciliğiyle sonuna kadar gözümü kırpmadan izlediğim bir diziydi "Secret." Cidden merak uyandırıyordu. Başroldeki dört oyuncunun da sergilediği performans çok iyiydi bence. 
   Dizinin konusunu burdan öğrenip dilerseniz hemen izlemeye başlayabilirsiniz. (Yeppudaa'lıyım ben!) 
   Dizi gerçekten güzeldi. Uzun da değildi, saçma intikam zırvalarıyla kafa yormadı, kısa zamanda bağladı sonuca.
   Bilhassa, ikinci baş rol erkeğin (Bae Soo Bin) oyunculuğu göz kamaştırıyordu.
   Tavsiye ederim, dram severler için kaçırılmaması gereken bir dizi kanımca.

24 Ekim 2013 Perşembe

ON ÜÇÜNCÜ AY_BÖLÜM2


BÖLÜM 2
Böyle hayal etmemiştim.
İlk ciddi korumalık görevimin bu şekilde başlayacağını, yanlış kişilerden korumam gereken adama silah doğrultacağımı tahmin bile edemezdim.
Ama tüm suç onundu. Şu şehzade bozuntusu sebep olmuştu her şeye.
Padişah sizi bekliyor.”diye hatırlattım. Silahım onun sırtındaydı. “Lütfen bizimle gelin, efendim.”
Bunu neden yapayım?”diye sordu sakince. “Seni korumam yaparken bana mı danıştılar?”
Kızmaya başlıyordum. “Efendim!”
O esnada, açık olan kapının diğer yanında Tarık belirmişti. Nefes nefese kalmıştı, belli ki koşmuştu.
Durup şehzadeye zoraki bir selam verdi.
Demek sen de buradasın.”diye konuştu Kenan, gözleri Tarık’taydı. “Şimdiye kadar öğrenmiş olman gerekirdi. Nasıl olur da hala peşime düşme zahmetine girersin?”
Beni zor kullanmaya mecbur etmeyin.” Silahımın kilidini açtım. “Padişahtan tam yetki aldım. Gerekirse sizi zor kullanarak da alıkoyabilirim. Lütfen, beni buna mecbur etmeyin.”
Demek özel yetkin var. Korkmalı mıyım?” Güldü. “Korkmalıyım sanırım. İlk günden elinden dayak yersem sonrasında başıma daha neler gelir kim bilir?” Ellerini sanki kelepçe takacakmışım gibi önünde birleştirip uzattı. “Yani, geliyorum.”
Silahımı yavaşça indirdim. “Araba dışarıda, efendim. Gidelim.”
Tarık’la benim aramda yürüyordu şimdi.
Tuhaf bir adamdı bu şehzade. Ne işi vardı ki böyle pis bir yerde? Bir şehzadeye yakışıyor muydu hiç bu tür davranışlar?
Silahımı belime soktum yeniden. Arabanın kapısını açıp geçmesi için kenara çekildiğimde, binmeden önce durup yüzüme baktı. “Yazık olacak bu güzelliğe…” diye mırıldandı kendi kendine. “Keşke biraz daha çirkin olsaydın. O zaman senin için bu kadar çok üzülmezdim.”
Başımı yere eğdim öfke ve utançla. Ne diyordu bu adam böyle? Az ötemde dikilmekte olan Tarık garipsemiş bir şekilde bizi izliyordu hem de.
Arabayı ben kullanıyordum yine. Tarık yanımdaki koltuktaydı, Kenan ise arkada somurtuyordu.
Kaç yaşındasın?”diye sordu aniden, benim oturduğum koltuğa abanıp. Çocuk gibiydi tavrı. “Epey genç görünüyorsun.”
Ciddiyetimi bozmadım. “Yirmi iki.”
Benden küçükmüşsün. Demek babam sana özel yetki verdi, ha? Sana güveniyor olmalı.”
Yanıt vermedim. Tarık göz ucuyla beni süzüyordu.
Babamın niye seçtiğini anlayabiliyorum.”diye sürdürdü konuşmayı Kenan. “Bana silah çeken ilk korumasın. Cesaretine bayıldım.”
Burun kıvırdım. “Ben de sizin ukalalığınıza…”
Ne?”
Yok bir şey, efendim. Saraya diyorum, çok yaklaştık.” Tarık alttan alttan gülüyordu.
Saraya vardığımızda, arabadan indim ve Kenan’ın kapısını açıp beklemeye başladım. İnerken yüzündeki sırıtmayla karşımda durup yanağımı sıktı ve tepki beklemeden saray kapısına doğru yürüdü.
Tarık yanımdaydı. “Takma kafana. O gördüğü tüm kızlara aynı şekilde davranıyor.”
Takmıyorum zaten. Şımarık yetiştirilmiş sıradan bir şehzade işte.”
Sarayın süslü ve şaşalı koridorunda ilerlerken, karşı taraftan gelmekte olan genç ve güzel giyimli bir kadın dikkatimi çekmişti. Diz üstünde kırmızı bir elbiseydi üzerindeki. Oldukça alımlı yürüyordu ve parfümünün kokusunu buradan bile alabiliyordum.
Yanımda benimle birlikte yürümekte olan Tarık’a kaydı gözlerim. Suratını asmıştı, belli ki pek de hazzettiği biri değildi bu kadın.
Az ilerimizdeki Kenan da duraksayıp kadının önünde durdu.
Kadın gülümsedi. “Kimleri görüyorum böyle? Sen buraların yolunu bilir miydin, Kenan?”
Bu seni ilgilendirmez.”diye kestirip attı Kenan asabiyetle. “Asıl sen niye buradasın? Yine neler planlıyorsun?”
Kadın usulca ona yaklaştı. “Ne çabuk bunları sorgular oldun? Daha şimdiden bıktın mı yoksa benden?”
Kenan sıkılmış gibiydi. “Söz oyunlarına ayıracak vaktim yok, Jale. Mümkünse artık bırak peşimi. Yoksa bıkmaktan da öte nefret etmeye başlayacağım senden.”
Jale geri çekildi. “Ben artık gitmeliyim. Kalıp seninle bu güzel sohbeti devam ettirmek isterdim fakat valide sultana verilmiş bir sözüm var. Ama unutma, yine geleceğim.”
Jale denen kadın topuklu ayakkabılarıyla döşemeyi döverek ve bana kaçamak gizemli bakışlarını savurarak yanımızdan geçip uzaklaştı.
Kenan odasına gitmek üzere üst kata çıktığında ben de Tarık’la birlikte personel binasına varmıştım.
Kimdi o kadın?”diye sordum ona çaylarımızı yudumlarken. “Sıradan birine benzemiyordu.”
Şehzadenin nişanlısı. Daha doğrusu zoraki nişanlısı… Şehzade hiç istemedi onu. Ama padişah ve valide sultan onun en iyi hatun adayı olduğunu düşünüyor.”
Şehzadenin isteklerini umursamıyorlar mı yani?”
Eğer gerçek bir şehzade gibi davransaydı elbette istekleri göz ardı edilmezdi. Ama o hiçbir şeyi umursamamayı seçti. Yani söz söylemeye hakkı olmadığını kendisi de biliyor.”
Yani padişah beni bu yüzden tuttu…”dedim düşünceli bir şekilde. “Onu gerçek bir şehzade haline getirip evliliğe hazırlamam için… Fakat o kız… Hangi erkek öyle biriyle evlenmek ister ki?”
Şehzadeyi seviyor olmalı. Yoksa o playboy bozuntusuyla da aklı başında olan hiçbir kadın evlenmez, inan bana.”
Madem bu adamdan bu kadar çok nefret ediyorsun, neden bırakmıyorsun korumalığı?”
Sorun onu şaşırtmıştı. “Para kazanabilmek için bunu yapmak zorundayım, bu kadar basit.”
Gülümsedim. “Kızma, canım. Öylesine sordum sadece.”
Tarık’la odalarımız yan yanaydı. Hava karardığında, akşam yemeğinin ardından hepimiz odalarımıza çekilmiştik. Şehzade bozuntusunun sesi çıkmıyordu şimdilik.
Tam yatmaya hazırlanırken çalmıştı telefonum. Arayan annemdi.
Kızım…”dedi sevgi dolu sesiyle. “Nasılsın? Alıştın mı saraya bakalım?”
Sıkıntımı belli etmemeye çalışarak konuştum. “Alıştım sayılır. O kadar da hayran olunacak bir yer değilmiş, anne. Padişah iyi birine benziyordu ama.”
Padişahla mı tanıştın? Gerçekten mi? Ah, bu harika! Nasıl biri? Anlatsana biraz.”
O sırada telefonum bataryanın azaldığına dair uyarı veriyordu.
Şarjım bitiyor, anne.”dedim. “Yarın anlatsam olur mu?”
Olur tabii. Yemeklerini aksatma sakın. İyice beslen, tamam mı?”
Tam kapatmıştım ki telefonu, yeniden çalmaya başladı. Bu kez arayan Kenan’dı.
Alo?” Sesim titrek çıkıyordu.
Odama gel.”diye emretti.
Ne?”
Odamda davetsiz bir misafir var, gelip onu kovmanı istiyorum.”
Davetsiz misafir mi?”
Çabuk gel dedim! Burada bir…”
Telefonum son bir ses çıkararak kapanmıştı aniden. Bataryam bitmişti.
Sinirli bir hareketle yatağımdan kalkıp yeniden kıyafetlerimi giyindim ve odadan çıktım.
Kenan’ın odası yan binadaydı. Yani saltanat ailesinin özel binasında…
Kimseye görünmemeye çalışarak binanın giriş kapısından geçtim ve boş koridorda yürüyerek onun odasını bulmaya çalıştım.
Hangisiydi ki onun odası? Bütün kapılar birbirine benziyordu.
Merdivenleri çıkı üst kata vardığımda az ötedeki açık kapıya yöneldim içgüdüsel olarak.
Geniş bir odaydı. Kocaman avizeler sarkıyordu tavandan aşağıya. Karşıdaki duvarda birçok farklı şekilde ve tasarımda gitar duruyordu. Gereğinden fazla büyük yataksa sağ taraftaki duvara yaslanmıştı.
Kenan’sa tam karşımdaki koltukta oturmaktaydı. Kollarını iki yana uzatmış, rahat ve alaycı bir tavırla sırıtıyordu. “Sonunda gelebildin.” Saatine baktı. “Tam sekiz dakika oldu. Daha hızlı olmalısın bundan sonra.”
Nefes nefese kalmıştım. “Peki, efendim. Artık daha dikkatli olacağım.” Etrafıma bakındım. “Ama şu bahsettiğiniz davetsiz misafir nerede?”
Ha, o mu? Yatağın altına kaçtı.”
Koşup yatağın yanında eğildim. Elimdeki defterle yeri yokladım fakat sonunda elime geçen küçük bir fareydi.
Onu kuyruğundan tutup sarkıtarak yeniden Kenan’ın önüne geçtim.
Aferin.”dedi aldırış etmeden. “Çabuk yakaladın.”
Ama bu oyuncak…”
Biliyorum. Fakat sonuçta davetsiz, değil mi? Her halükarda, beni ondan korumak zorundasın.”
Lanet olsun…”diye mırıldandım. Öfkem öyle şiddetliydi ki elleri sıkıyordum.
Ayağa kalktı aniden. “Kızdın mı?”
Başımı salladım. “Hayır… Hayır, kızmadım tabii ki.”
Yaklaşıp elini omzuma koydu. “Eğer kızdıysan bunu gizlemene gerek yok. Senin gibi güzel bir kıza eminim ki kızmak da çok yakışacaktır.”
Gözlerimi kaçırdım. “Başka bir arzunuz yoksa ben gidiyorum, efendim.”
Diğer elini de omzuma koydu. “Başka bir arzum var.” Yüzüme eğildi. “Yakın koruma istiyorum. Bu gece kendimi hiç güvende hissetmiyorum. Yakından korumaya ihtiyacım var.”
Nasıl yani?” Kendimi ellerinden kurtarmaya çalıştım lakin müsaade etmiyordu.
Yani bu gece burada benimle kalmanı istiyorum.”
Telaşla geri çekildim. “İmkânı yok!”
Nedenmiş? Sen benim korumam değil misin? Bu senin vazifen. Hem ben bir şehzadeyim, unuttun mu?”
Daha dik ve ciddi durdum bu kez. “Ne olursa olsun, burada kalmam hiç de uygun olmaz. Telefon numaram sizde var zaten. Kendinizi tehlikede hissederseniz beni aramanız yeterli.”
Gitmeye hazırlanırken kolumdan tutup sertçe çekti. “Emirlerime uymak zorunda olduğunu biliyorsun.”
Siz de beni bu tuzaklara düşecek kadar saf olmadığımı biliyorsunuz. Bırakın lütfen kolumu.”
Dudak büktü. “O kadar akıllı olduğunu mu sanıyorsun?” Beni daha çok çekip sarılmaya çalıştı. “Sen de diğer kızlar gibisin işte! Senin değerin ne kadar, ha? Kaç para ediyorsun?”
Artık durmalıydı. Bu kadarı fazlaydı.
O bana sarılmaya çalışırken nacağına tekme atıp kolunu ters çevirerek sertçe yere ittim onu.
Yeter artık, Kenan Bey!”diye bağırdım. “Kendinize gelin! Benim değerimi mi merak ediyorsunuz? Ben söyleyeyim, siz o değeri asla sağlayamazsınız! Çünkü ben kimseyi parayla ölçmem!”
O, yerde şaşkınlık dolu gözlerle beni izlerken eğilerek selam verdim ve dışarı çıktım.


18 Ekim 2013 Cuma

ON ÜÇÜNCÜ AY_BÖLÜM1

YAZAR: SULTAN İNCE


BÖLÜM 1

<<CEYDA TEZEL>>
“Ceyda!”
Adımı seslenen kişiyi görebilmek için arkama dönüp baktığımda, şefim karşımda duruyordu.
Orta yaşlı bir adamdı, beyazlamaya başlamış saçları dikkat çekiyordu.
“İyi sabahlar, efendim.”dedim başımla selam verirken. Oldukça sade giyinmiştim, mesleğime ve konumuma yaraşır şekilde sade ve koyu renkliydi kıyafetlerim. Siyah bir kumaş pantolon ve arkamda topladığım uzun saçlarımla gayet mutluydum ne de olsa.
“Heyecanlı mısın?”diye sordu, şimdi koridorda birlikte yürüyorduk. “Biliyorsun, bugün tayin edileceğimiz makamlar belli olacak.”
“Biliyorum, efendim. Aslına bakarsanız, çok heyecanlıyım.”
Yıllar boyunca hayalini kurduğum mesleği yapıyor olmak tuhaf bir mutluluk veriyordu.
Bir koruma olmayı kendim istemiştim. Ve şimdiye dek birkaç kendini tehlikede sanıp polise müracaat eden insandan başka kimseyi korumamıştım.
Bugün yapılacak terfi belki de benim için daha ciddi görevlerin başlangıcı olurdu, emin değildim.
Resmiyetimi hiç bozmadan şefimle birlikte diğer korumaların da içinde bulunduğu ana ofise geçtik. Herkes merak içerisinde görünüyordu.
Dakikalar sonra bölüm müdürü Bekir Bey elinde sonuçların yazılı olduğunu tahmin ettiğim kâğıtlarla içeride belirmişti.
Tedirgin bir şekilde diğer meslektaşlarımla birlikte yan yana dizildik ve Bekir Bey’in yapacağı açıklamayı beklemeye başladık.
“Evet, çocuklar.”dedi müdür, kâğıtlara göz atarken. “Sanırım toplanma amacımızı bilmeyen yoktur. Sonuçlar belli oldu. Şimdi sırayla herkesin görev yerini tek tek söyleyeceğim. Başbakanlık bölümüne Necati Durdu, iç işleri bakanlığına Bay Salih Kaya, istihbarat bölümüne…”
Bölüm müdürü okumayı sürdürüyordu. Adını duyanların kimi seviniyor, kiyse aldığı sorumluluğun verdiği baskıyla kararsız görünüyordu.
Sıra ne zaman bana gelecek diye düşünürken, nihayet adımı işitmiştim.
“Ceyda Tezel…” Gördüklerine inanamıyormuş gibi kağıda daha dikkatli baktı. “Topkapı sarayına…”
Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Ne yani? O kadar bakanlık ve devlet örgütü dururken, atana atana hiçbir yetkisi olmayan zarafet düşkünü kraliyet sarayına mı atanmıştım?
“Ne?” Şaşkınlıkla bölüm müdürüne bakmayı sürdürüyordum. “Emin misiniz? Topkapı Sarayı mı?”
“Evet, eminim. Topkapı Sarayı yazıyor. Biliyorsun bu atamaları üst makamlar yapıyor. Memnun değimlisin yoksa?”
“Ben… Şey… Biraz şaşırdım sadece.”
“Bu makama herkesi atamazlar. Mutlu olmalısın. Bu senin için büyük şans.”
“Şans mı?”
“Genelde saltanat korumalarından başarılı olup da kendini kanıtlayanlar FBI tarafından ajan olarak seçilir. Bu yüzden çok çalışıp yeteneklerini ispat etmelisin. Böylece bir gün belki bir FBI ajanı olursun.”
“FBI ajanı mı?” Bu benim hayalimdi!
Başarabilir miydim?
İster istemez gülümsedim. Bu gerçekten davetsiz ama aynı zamanda büyük bir fırsat olabilirdi.
* * *
Kafam karışıktı ve tedirgindim.
Buna rağmen, eşyalarımı toplamıştım ve Topkapı Sarayı'ndaki ilk günümü geçirmek üzere yola çıkmıştım.
Umudum oydu ki, en azından koruduğum kişi padişah ya da valide sultan olsundu. Bari sözü geçen birilerine hizmet etmeliydim.
Beni taşıyan koruma hizmet aracından indiğimde bavullarımı aldım ve beni nelerin beklediğini merak ederek doğru yürüdüm.
Saray Fatih zamanından kalmaydı ve o dönemin mimarisini yansıtıyordu.. Altın işlemeli kapılar ve tertemiz bir bahçeydi arka kapıdan görebildiğim. Henüz resmen göreve başlamadığım için ön kapıdan girmeye yetkim yoktu.
Karşıma çıkan orta yaşlı adama baktım gözlerimi kısarak.
“Siz kimsiniz?”diye sordu ciddiyetle. “Saraya nasıl böyle izinsiz girebilirsiniz?”
Dimdik durdum. “Ben Milli Savunma Bakanlığı’ndan atanmış korumayım!”
“Öyle mi?” Pek de umursamış görünmüyordu. “Biz de sizi bekliyorduk. Beni takip edin lütfen.”
Yeniden bavullarımı yüklendim ve adamın peşinden yürümeye başladım.
Uzun koridorlar ve göz alıcı pahalı eşyaların ardından bir odanın önünde durdu adam. “Burası size ayrıldı. Artık burada kalacaksınız.”
Başımla selam verdim. “Yardımız için çok teşekkürler, efendim.”
“Eşyalarını yerleştirdikten sonra hünkarımızı selamlamak için kabul salonuna gelmelisin.”
“Peki, efendim.”
Adam uzaklaştığında, sessizce odama girdim ve üç beş parça kıyafetimi dolaplara koydum. Bu küçük çalışan odası bile ne kadar geniş ve ferahtı. En azından kendi evimdekinden iyi olduğu kesindi. Anne ve babam ne de mutlu olmuştu buraya tayin edildiğimi duyduklarında. Erkek kardeşimse artık bir saraylı olduğumu söyleyip benden rüşvet istemişti.
İşimi hallettikten sonra odamdan ayrıldım, duvarlardaki yön tabelalarını izleyerek en sonunda varabilmiştim kabul salonuna.
Bu hava, bu atmosfer hiç de rahat değildi.
Adeta kırılacakmışım gibi dimdik durarak salona girdim ve başımı yerden hiç kaldırmadan kralın oturduğu yere doğru yürüdüm.
Işıltılı vazolar ve avizeler dikkatimi çekiyordu.
Yere paralel olacak şekilde eğildim. “Ben Milli Savunma Bakanlığı’ndan koruma Ceyda Tezel! Emirlerinizi yerine getirmek için burdayım, hünkarım!”
Tekrar doğrulduğumda, beklenmedik bir şekilde gülümseyen, kırklı yaşlarında bir adam görmek beni şaşırtmıştı. “Demek sen yeni korumasın…”diye mırıldandı babacan bir sesle. “Çok da geçmişsin. Kaç yaşındasın sen bakalım?”
“Yirmi iki, efendim!”
“Hmm, aranızda yalnızca bir yaş var. Bu iyi olabilir. Ama umarım sen de diğerleri gibi olmazsın.”
Anlamamış gibi kaşlarımı çattım. “Diğerleri gibi mi?”
“Haberin yok, değil mi? Savunma Bakanlığı’ndan en yetenekli korumalarını yollamalarını bizzat ben istedim. Aslına bakarsan, bir kız gönderecekleri aklıma gelmemişti.”
Ben en yetenekli koruma mıydım yani? Bunu hiç fark etmemiştim daha önce.
“Sana özel bir görev vereceğim.”diye sürdürdü konuşmasını padişah VIII. Mehmet. “Çoğu kişinin başaramadığı bir görev… Ama sana güvenmek istiyorum. Senden oğlum Kenan’ı korumanı istiyorum.”
“Oğlunuzu mu?” Duraksadım. “Şehzadeyi mi yani?”
“Evet, belki duymuşsundur. Oğlum Kenan benim tek varisim. Ancak o biraz sorunlu bir genç ve biraz terbiyeye ihtiyacı var. Senden onu adam etmeni istiyorum.”
“Adam etmek mi?”
“Yöntemi sana kalmış. İster güzel yolla, ister döverek. Sana bu yetkiyi de veriyorum. Yeter ki onu ay sonundaki düğününe kadar az da olsa kendine getir.”
Ne demeliydim? Padişah benden güç bir ricada bulunurken durup da itiraz edebilir miydim ki?
Ama ben bir Şehzadeyi nasıl adam edebilirdim ki?
“Efendim…”diye mırıldandım. “Ben… Yapabilir miyim, bilmiyorum.”
“Korkmana gerek yok. Bu işte yalnız olmayacaksın. Diğer koruma Tarık sana yardımcı olacak. Hem bu görevi hakkıyla yerine getirebilirsen senin FBI’a katılmanı sağlayacağıma söz veriyorum.”
Hayallerim koşullu patikalardan da olsa bana doğru gelirken onlara dur demeli miydim?
Başımla onayladım. “Elimden geleni yapacağım, efendim! Hemen başlamalı mıyım?”
Tebessüm etti. “Evet, hemen başlayabilirsin.”
VIII. Mehmet'in yanından ayrıldığımda derin bir nefes alabilmiştim.
Kapıda ise bir genç beni bekliyordu. Yüzünde alaylı bir ifade vardı, oldukça genç ve yakışıklı bir görünümü vardı.
Karşıma geçip durdu. Gözlerini bana dikmişti. “Yeni korumanın bir kız olacağını bilmiyordum.” Üzerime doğru eğildi. “Sen gerçekten en yeteneklimiz misin?”
Bir adım geri çekildim. “Siz kimsiniz?”
Kibirli bir tavırla başını kaldırdı. “Ben senin takım arkadaşın, Tarık. Artık birlikte çalışacağız.”
“Sen hünkarın bahsettiği kişi misin?”
“Demek benden bahsetti. Şehzade Kenan’ı birlikte koruyacağız bundan sonra.”
Daha dikkatle inceledim yüzünü. “Sen daha mı eskisin burada?”
“Evet, bir ay önce atandım.”
“Şehzade nerede? Onun yanına gitmeliyiz.”
Güldü. “Sen hiç haberleri takip etmez misin? Onun nasıl biri olduğunu hiç duymadın mı?”
“Bununla ne ilgisi var ki?”
Yine üzerime eğildi. “O tam bir playboydur. Neden onu adam etmeye çalışıyorsun sanıyorsun?”
“Her neyse.” Sert bir hareketle onu geri ittim. “Hemen yanına gidip onu korumaya başlamalıyım.”
“İyi o zaman. Ama bence bunun için öncelikle yapman gereken bir şey var.”
“Neymiş o?”
“Onun nerede olduğunu bulmak.”
* * *
Bu bir şaka mıydı?
Nasıl olurdu da koskoca Türkiye İmparatorluğu'nun şehzadesinin nerede olduğunu kimse bilmezdi? Yer yarılmıştı da içine girmişti sanki.
Tarık denen sinir bozucu genç de yanımdaydı. Koruma arabasının şoför koltuğuna oturmuştum ve öfkemi bastırmaya çalışarak yolları tarıyordum.
“Boşuna uğraşıyoruz.”diye konuştu Tarık rahat bir şekilde. “Ben bile pes ettim. Onu bulmak imkânsız.”
Gözlerimi kısıp kızgınlıkla baktım ona. “Daha ilk günden nasıl pes ederim? Delirdin mi sen?”
Kulaklığımdan bir görevli sesleniyordu. “Ceyda Hanım! Durum nedir?”
“Hala arıyoruz, efendim! Bir bilgiye ulaşır ulaşmaz size bildireceğiz.”
Ne aşağılayıcı bir durumdu bu böyle? Hiç böyle düşünmemiştim hâlbuki.
“Gece kulüplerine bakmalıyız.”dedi Tarık. Biraz daha ciddileşmişti sanki. “En sık gittiği yerlerdir oralar.”
Direksiyonu ani bir hareketle kırdım ve kararmaya yüz tutmuş gökyüzünün altında, İstanbul’un en renkli sokaklarına, Taksim'e doğru sürdüm arabayı.
Kaldırımlarında mini etekli kızların dolaştığı ayyaşların cirit attığı ve göz alıcı tabelaların dikkat çektiği bir caddede durdum.
“Şu barlara bir bakalım.”dedim sıkılmış bir şekilde.
Arabadan inip en yakındaki ışıklı kapıdan girdik.
Tahmin ettiğim gibi iğrenç bir yerdi burası. Sigara ve içki kokusu kaplamıştı içeriyi. Tuhaf bir duman yükseliyordu dans pistinden. Sağır edici müzik durmadan çalıyordu ve iğneleyici bakışlar çarpıyordu yüzüme.
“Sence burada mı?”diye sordum Tarık'a.
“Her yerde olabilir.”
Nerdeyse dört gece kulübünü alt üst etmiştim ama yoktu.
En sonunda sokağın sonuna gelmiştik.
“Bir tek şu bar kaldı.”dedi Tarık eliyle göstererek. “Onda da yoksa bu gece onu aramayı bırakacağız, tamam mı?”
Bitkin bir şekilde başımı salladım. “Tamam.”
Burası da diğer tüm barlar gibiydi. Boğuk ve tiksindirici…
Tarık eliyle sahnenin arka kısmını işaret etti. “Ben şu tarafa bakacağım. Biraz sonra kapıda buluşalım.”
Onaylayıp onun zıt yönünde yürüdüm ve alt kata giden merdivenleri indim.
Burası daha da beterdi. Yan yana dizilmiş oda şeklindeki kabinlerin ardından kadın gülüşmeleri, bağırışlar ve iğrenç sahnelerin gelmesine neden olan soluk sesleri geliyordu.
İrkilerek yürümeyi sürdürdüm. Bir şehzade gerçekten burada olabilir miydi? Burada olsa bile hangi kabinde olduğunu nereden bilecektim?
Koridorun sonuna kadar yürüyüp durdum. Belimden silahımı çıkarıp tedbirli bir şekilde etrafıma baktım.
Nerede olduğunu anlamanın tek bir yolu vardı. Cebimden telefonumu çıkardım, bana verilen numarayı çevirdim. Bu şehzadenin cep telefonu numarasıydı. Eğer buradaysa çalacaktı ve zil sesinden onu bulacaktım.
Birkaç saniye içinde az ötemdeki kabinin ardından gelen müzik sesiyle irkildim.
Bu, o olabilirdi.
Usul usul ilerledim ve kabinin kapısını hızla açıp içeri daldım. Silahımı öne doğru uzatmıştım. Gözlerimse her an yanlış bir şey görebilirim düşüncesiyle tedirgin bir biçimde kapanmaya hazırdı.
Karşımdaysa, bir genç oturuyordu. Rengi atmış kanepenin üstünde yüzündeki alaycı gülümsemeyle, kollarını kanepenin iki yanına uzatmış bir şekilde oturarak bana bakıyordu.
“Sonunda gelebildin.”dedi tebessümünü hiç bozmadan. “Ben de seni bekliyordum.”
“Beni mi bekliyordun?” Şaşkınlığım suratımdan okunuyor olmalıydı.
Ayağa kalktı. “Sen yeni koruma değil misin? Bir kadın korumayı beklemiyordum açıkçası.”
Dalgınlığımdan sıyrılmak için gözlerimi ona diktim. “Ben sizin yeni korumanız, Ceyda! Sizi götürmek için buradayım!”
Adım adım yürüyüp önümde durdu. Dikkatle ayaklarımdan başlayarak süzüyordu beni.
Utançla ceketimi düzelttim. “Hünkarımızın kesin talimatı var, efendim. Sizi götürmek zorundayım.”
“Güzelliğin su götürmez olsa da…” Dalga geçer gibi gözlerini kıstı. “Bu konuda sana hak veremeyeceğim. Maalesef bu talimatı yerine getirmene izin veremem.”
Yüzünün etrafını kaplamış olan siyah saçları vardı, uzun boyluydu ve birçok kızın beğeneceği türden yakışıklı bir adamdı.
“Emirleri yerine getirmek zorundayım!” Silahımı ona doğrulttum. “Lütfen zorluk çıkarmayın.”
“Ne yazık…” Yanımdan geçip giderken kulağıma eğilip fısıldadı. “Bence sen de vazgeçmelisin.”
“Durun, yoksa…”
Silahım sırtındaydı.
“Yolsa ne yaparsın?”diye sordu bana dönmeden. “Yoksa beni vurur musun?”


Cidden, bunu yapar mıydım?